sonsuz bir istemenin mahrumiyetinde gezinmek
acılarını benliğinin, sırf sessizlikteler diye yok saymak
görmemek, göstermemek

yumruğunu aşağıya doğru sıkmak hep
dudaklarınla geçiştirmek: “iyiyim”

içinden söylemek
sevdiğini paylaşamama kibirinin altında ezilmek, yaşam boyu

maharet günleri için biriktirmek anlarını
geceleri uykuya gidememek kaçırılan zamanın endişesiyle
zamanın eteklerinde nöbetler tutmak

uyumamak, uyutmamak benliğini
bir başka tatlı uyku için, ayakta tutmak

mümkünse

yeni bir eve çıkmak, başlatılamamış tüm hayatların yerine (koymak)
düşünmeyi ertelemek
ifadeyi men etmek.

yorulmak, her tanıklıkta biraz daha

Advertisements

Yaş günümü kutladığım günün ertesinde Pessoa’nın 13 Haziran 1916’da, yani onunla farklı zamanlarda yaşıt olduğumuz bir anda, yazdığı şu sözlerine rastlıyorum:

“İşte, hayatta hiçbir şey yapamadan yirmi sekizinci yaş günüme vardım – hayatta hiçbir şey, edebiyatta ya da kişiliğimde hiçbir şey. Şu ana dek en eksiksiz yenilgiyi tattım. Heyhat, daha ne kadar sürecek bu?

Vicdanımı yokladıkça, hayatımı oluşturan hiçlikten dolayı kendimi o kadar az bağışlayabiliyorum.
Bunca gecikmeme yol açan dehşetli şey ne ola ki?
Yetersiz okumalarım, pratik zeka eksikliğim […]”

Sarsak bir sevinçle doluyorum.

. . .
Yıldızlara sormuşlar:
– Niçin bizden bu kadar uzaklarda yanar tükenirsiniz?
– Ya sizin gözbebekleriniz demişler, niçin biz açılırken onlar kapanır?

 

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Kocaman geminizde bana da avuç içi kadar
Bir yer verin!
İçimi bir keten gibi örüp size vereyim
Hasır mısralarınızın üstüne serin
Beni de götürün

Beni de götürün yolcular
Toprak gibi çatlayan dudaklarımı
Arzu çeşmelerinde ıslatayım
Beni de götürün yolcular
Yeşeren yüreğimi söküp önünüze atayım,
Beni de götürün yolcular
Dişlerimi Çin’de, saçlarımı Buhara’da satayım,
Kulunuz olayım, yolcular, köleniz, götürün!
Çok uzaklardaki yıldızlı geceler
Yirmi beş yaşına masal söylemesini bilirler
Çok uzakların güzel olduğunu bana onlar söylediler.
Size yıldızlarımın bütün masallarını söylerim
Beni de götürün.

Denize beyaz bir gül düştü
O gül niçin denize düştü size söylerim.
O gülü alıp size veririm
Beni de götürün.

. . .

Penceremin önünde deliklerden ışık boşanan
Kocaman bir gemi durdu.
Yarab! Benim de içimde bu kadar ışık yansa
Dünyalar benim olurdu.
Senin en karanlık göklerinde salkım salkım yıldızların var
Benim içimde insan ayağı değmemiş karanlıklar.

Çünkü köle, işler kötüye gittikçe kendini iyi hisseden kişidir. Ne kadar kötüye giderse o kadar memnundur. Bu kölenin varoluş tarzıdır! Kölenin, durum ne olursa olsun kötü tarafı görmesi gerekir. Böyle bir zekaya sahip kişiler vardır: işte köle onlardır. g.deleuze

Dünyayı kendi sonuna doğru çekerek tüketmeye, ona kendi karartısını yansıtarak (p)aklanmaya çalışır köle.